Multilingual Turkish Dictionary

Turkish

Turkish
FASAFIS : Ottoman Turkish

Beyaz söğüt dedikleri ağaç

FASAHA : Ottoman Turkish

Ruşen olmak, parlamak. * Hâlis olmak

FASAHAT : Ottoman Turkish

"Doğru ve düzgün söyleyiş. Açık ve güzel ifadeli konuşma.Fasâhat: Sözün; lâfız, mâna ve âhenk itibariyle kusursuz olmasıdır. Diğer tâbirle, lâfızların söylenişinin tatlı, mânasının da söylenirken hemen zihne girmesidir. Bu keyfiyetlerin birincisi, kelime ve cümle âhengi ile, ikincisi de kullanan kimsenin kelime hazinesi ve seçme kudreti ile alâkalıdır. Fasâhatin daha yüksek derecesine belâgat denir ki; fasih bir sözün, yerine ve adamına göre söylenmesidir. Her beliğ söz, yerine göre denmemişse, beliğ olamaz. (Edb. S.)Kelimenin aslı: ""Sütün köpüğü gidip hâlis kalması"" mânasına idi. Sonra bir şeyin sâfi ve şaibelerden, şüphelerden hâlis olmasında kullanılmıştır. Bir şeyin belli ve âşikâr olması. (L.R.)(Lâfzındaki fesahat-ı harikasıdır. Evet Kur'an mânen üslub-u beyan cihetiyle fevkalâde beliğ olduğu gibi lâfzında gayet selis bir fesahati vardır. Fesahatin kat'i vücuduna, usandırmaması delildir ve fesahatin hikmetine, fenn-i beyan ve maaninin dâhi ulemasının şehadetleri bir bürhân-ı bâhirdir. Evet, binler defa tekrar edilse usandırmıyor. Belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor; hıfzedebilir. En hastalıklı, az bir sözden müteezzi olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekeratta olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i Kur'an onun kulağında ve dimağında aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem gibi leziz geliyor. Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki: Kur'an, kulube kut ve gıda ve ukule kuvvet ve gınâdır ve ruha mâ ve ziyâ ve nüfusa devâ ve şifâ olduğundan usandırmaz. Hergün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi hergün yesek, usandıracak. Demek Kur'an hak ve hakikat ve sıdk ve hidayet ve hârika bir fesahat olduğundandır ki, usandırmıyor, daima gençliğini muhafaza ettiği gibi tarâvetini, halâvetini de muhafaza ediyor. Hattâ Kureyşin rüesâsından müdakkik bir beliğ, müşrikler tarafından, Kur'anı dinlemek için gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: ""Şu kelâmın öyle bir halâveti ve tarâveti var ki kelâm-ı beşere benzemez. Ben şairleri, kâhinleri biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa etbâımızı kandırmak için sihir demeliyiz."" İşte Kur'an-ı Hakîm'in en muannid düşmanları bile fesahatinden hayran oluyorlar. S.)"

FASAHAT-PERDÂZ : Ottoman Turkish

f. Güzel ve açık konuşan. Fasih konuşan

FASAL : Ottoman Turkish

Ek. Bilek

FASD : Ottoman Turkish

Kan alma, hacamet. * Damar kesmek

FASDA' : Ottoman Turkish

"""Fe"" takip edatından sonra fiilinin emr-i hâzırı."

FASETE : Ottoman Turkish

Fr. Tıraş olunmuş elmasın yüzlerinden her biri

FASİKA : Ottoman Turkish

Fâre

FASİKÜL : Ottoman Turkish

Fr. Bir kitabın ayrı bir kapak içinde satılan bölümlerinden her biri

FASİT DAİRE : Ottoman Turkish

(Bak: Fâsid daire)

FASL : Ottoman Turkish

"(Fasıl) İki şey arasındaki ek yeri. Mafsal. * Hak söz. Hak ile bâtılın arasını fark ve temyiz ile olan hüküm ve kaza. (Buna ""Faysal"" da denir) Halletmek. Ayrılma. Çözme. * Bölüm. * Mevsim. * Aynı makamda çalınan şarkı. * Çocuğu memeden kesmek. * Birini zemmetmek. Gıybet."

FASL : Ottoman Turkish

ölüm, mevsim

FASL-I BAHAR : Ottoman Turkish

İlkbahar

FASL-I GÜL : Ottoman Turkish

Gül mevsimi, ilkbahar

FASL-I HARİF : Ottoman Turkish

Güz mevsimi

FASL-I HAZÂN : Ottoman Turkish

Sonbahar, güz

FASL-I HİTÂB : Ottoman Turkish

İki söz arasını ayıran kelime veya isimlerden biri. Önsözden sonra asıl maksada giriş. * Fık: Şahitlerin gösterdiği delil veya yeminlerinden sonra hâkimin hükmetmesi. * Hakkı bâtıldan ayırarak, nizaı ayırt edip kesmek ve halletmek. Herşeyi kemal-i vüzuh ile fasledip hakikatını göstermek

FASL-I ZAMANIN SAHİFE-İ SELÂSESİ : Ottoman Turkish

Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. * Asr-ı saadetten evvelki devir, Asr-ı saadet ve ondan sonraki zamanlar

FASL-I ŞİTÂ : Ottoman Turkish

Kış mevsimi

FASM : Ottoman Turkish

Bir şeyi tam kesmeyip ilişik bırakmak

FASS : Ottoman Turkish

Yüzük taşı. * Kemiğin oynak yeri. * Meyve içi. Lüb. * Kitabın bend ve mebhası. * Mektup ve emsâlinin mühürünü açmak. * Mc: Gözbebeği

FASSAD : Ottoman Turkish

(Fasd. dan) Kan alıcı, kan alan. * Cerrah

FASSAL : Ottoman Turkish

Dedikoducu. Herkesin kusurunu sayıp döken. * İnsanları medh ü sena eden kimse

FASSAS : Ottoman Turkish

Yüzük taşı yapan kimse