Multilingual Turkish Dictionary

Turkish

Turkish
VÂHİDEN : Ottoman Turkish

Vâhid olarak. Tek olarak

VÂHİDİKIYÂSÎ : Ottoman Turkish

" birim, ""metre"" gibi."

VÂHİDİYET : Ottoman Turkish

irlik, teklik

VÂHİDİYYET : Ottoman Turkish

Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) umum eşyada birden birlik tecellisi.(Vâhidiyyet ise, bütün o mevcudat birinindir ve birine bakar ve birinin icadıdır, demektir. Ehadiyyet ise, herbir şeyde Hâlık-ı Küll-i Şey'in ekser esması tecelli ediyor demektir. Meselâ: Güneşin ziyası bütün zeminin yüzünü ihata ettiği haysiyetiyle vâhidiyet misalini gösterir. Ve herbir şeffaf cüzde ve su katrelerinde Güneş'in ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması ehadiyyet misalini gösterir. Ve herbir şeyde, hususan zihayatta ve bilhassa herbir insanda o Sâni'in ekser esması tecelli ettiği cihetle ehadiyyeti gösterir. M.) (Bak: Ehadiyyet, Rahmaniyyet, Rabb-ül erbab)

VÂHÎ : Ottoman Turkish

mânâsız, saçma

VÂİZ : Ottoman Turkish

"Nasihat veren. Dinî mes'eleler üzerinde öğüt veren.(Ben vâizleri dinledim. Nasihatları bana tesir etmedi. Düşündüm. Kasavet-i kalbimden başka üç sebep buldum:Birincisi: Zaman-ı hâzırayı zaman-ı sâlifeye kıyas ederek yalnız tasvir-i müddeâyı parlak ve mübalâğalı gösteriyorlar. Tesir ettirmek için; isbat-ı müddea ve müteharri-i hakikatı ikna' lâzım iken ihmal ediyorlar.İkincisi: Bir şeyi tergib veya terhib etmekle ondan daha mühim şeyi tenzil edeceklerinden muvazene-i Şeriatı muhafaza etmiyorlar.Üçüncüsü: Belâgatın muktezası olan hale mutabık, yani ilcâat-ı zamana muvafık, yani teşhis-i illete münasib söz söylemezler; güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar.Hâsıl-ı kelâm: Büyük vâizlerimiz hem âlim-i muhakkik olmalı, tâ isbat ve iknâ etsin. Hem hakîm-i müdakkik olmalı, tâ muvazene-i Şeriatı bozmasın. Hem beliğ-i mukni' olmalı, tâ mukteza-yı hal ve ilcâat-ı zamana muvafık söz söylesi ve mizan-ı Şeriatle tartsın. Ve böyle olmaları da şarttır. İk. M.) (Bak: Hissiyat)"

VÂİZ : Ottoman Turkish

vaaz eden, öğüt veren

VÂKİ : Ottoman Turkish

olan, var olan

VÂKİ' : Ottoman Turkish

Olan, düşen, konan. Mevcud ve var olan. * Geçmiş olan, geçen

VÂKİ-İ HÂL : Ottoman Turkish

Hâlin hakikatı, o işin hakikatı

VÂKİB : Ottoman Turkish

Ayak üstüne duran kişi

VÂKÎ : Ottoman Turkish

(Vikaye. den) Saklayan, koruyan, vikaye eden, esirgeyen. * Önleyici tedbir veya ilaç

VÂKIA SURESİ : Ottoman Turkish

Kur'an-ı Kerim'in
suresidir. Mekkîdir

VÂKIA' : Ottoman Turkish

Vuku bulmuş, olmuş, var olan mevcud bir hâdise. * Olan olmuş. * Rüya, düş. * şiddetli hâdise. * Meşakkat, musibet. * Kıyamet. * Cenk, savaş

VÂKIF : Ottoman Turkish

Bilen, haber sahibi. Aşina. Bir işten iyi haberi olan. * Vakfeden. * Duran, ayakta duran

VÂKIF : Ottoman Turkish

ilen, Allah için veren

VÂKIF-I AHVAL : Ottoman Turkish

Durumdan haberli olan, işlere vâkıf bulunan

VÂKIF-I ESRAR : Ottoman Turkish

Gizli şeyleri, sırları bilen

VÂKIFANE : Ottoman Turkish

f. Bilen kimseye yakışır surette, bilerek. Vâkıf şekilde. Anlamak ve bilmek suretiyle

VÂKIFANE : Ottoman Turkish

derinlemesine bilerek

VÂKIÂT : Ottoman Turkish

(Vâkıa. C.) Vâkıalar. Baştan geçen hâdiseler

VÂLİD : Ottoman Turkish

aba

VÂLİDE : Ottoman Turkish

ana, doğuran

VÂLİDEYN : Ottoman Turkish

ana ile baba

VÂLİH : Ottoman Turkish

Keder ve hüzünle aklı gitmiş, şaşırmış, hayrette kalmış